Çarşamba, Haziran 17, 2009

DUVAR İNSANLARI * Tude BİBER


"Birini kaybettiğimi hissediyorum. Benim için önemli birini, beni..." dedim; tozlu siyah elektrik sobasına uzattığım ayaklarımı huzursuzca sallarken... İçimde yankılanan uzak bir ağlayış mıydı yoksa bulanık bir yenileniş mi? Can Dostum bilgisayarın karşısında dudaklarını ısırarak, abartılı bir telaşla cevap vermesini bekliyordu. Sesim çıkmamıştı, belki öyle olmalıydı.
Çocukluk anılarını hatırlamış gibi ani bir silsileyle döndü ve koyu kahverengi olduğunu inatla söylemekten vazgeçmediği siyah gözlerini, gözlerime dikti. Öyle çocuktular ki ve öyle büyük... Karanlık harelerdeki muzip gülüşünü gördüm.
- 6. ayımız bugün...
Dedi. Bakmaya devam ettim.
- Ya... Çok seviyorum.
Kısık ve kırgın cümleler kuruyordu. Gerindi. Uzun ve ince kollarını sandalyeden sarkıttı. Narin bileklerini oynattı uyuşukluğundan sıyrılmak istercesine. Derin bir iç geçirdi.
Dışarıyı izler gibi yaptım. Hoş, izlenecek ne vardı; kapkara bir duvardan başka- yağmurlarla dövülüp, çalınmış sisli boyalardan- başka?
Bir kaç yıl öncesine kadar duvarsız düşünemezdim hayatımı. Sonra nedendir bilinmez vazgeçtim. Çingene, falcı, bankacı, baklavacı, öğretmen, avukat... Her kesimden insanlar yaşardı duvarda. . Gerçek hayattan kopuşumun ayrımına varamazdım; çünkü duvardaki yaşamla özdeşleştirdiğim hayatımda zaman akmazdı. Hep bugün olurdu, yarın gideceksem de bugün, dün gitmişsem de... Duvar her şeyimdi, ben duvarındım. O gerçek bir sevgiliydi. Diğerlerinden kıskanmazdı beni, bilirdi; sahte hayatımda, çıkarlarım için seviyormuş rolü yaptığım insanları sevmediğimi. Yalnız ona aittim ben! Güvenirdi... O yüzden ölesiye severdik birbirimizi. Aldatışlarıma göz yumardı kara duvarım.
Ersinle ilk buluşmamızı hatırladım. Üç saat susmadan anlatmıştım duvara. O gece su içmeye kalktığımda pencerenin aralık kaldığını gördüm. Yağmur doluyor içeri. Hava sıcak, yağmur soğuk... Duvar solgun, küskün...
Çığlık atan bir kadın görüyorum duvarda. Acılarımı sembolize eder gibi bakışları kül rengi. Saçları karmaşık, düşüncelerim gibi. Etrafını saran aurayı görebilmemin verdiği haz ile gülümsedim. O an gardiyanın yeni köpeği havladı. Duvara bir mezar daha eklenmişti.
Elimi perdeye uzatırken şimşek çaktı. Masmavi bir aydınlığın tecavüzüne uğruyordu duvar. Sinekliğe dayamışım yüzümü, ıslak tel kokusu midemi bulandırdı. Yatağa döndüm, aklım sevgilide...
- Ayrılacağım
Diye mırıldanmışım ki Can Dostum;
- Kimden?
Dedi şaşkınlıkla.
- Sen devam son gaz canım, sakın kesme yazışmayı, sanal aşkın niye cevap vermedin diye merak eder ya. . .
Beklemediğim bir öfkeyle:
- Sanal aşk değil! Gerçek gibi... Hayatımın bir parçası artık, onun için ölürüm...
İnsan hayatı bu kadar basit miydi? Bir insan görmediği biri için ölümü göze alabilir miydi; aşk olduğunu sandığı bir duygu adına?
Sessizlik...
- İnsan görmediği birine nasıl âşık olur?
...
- Senin için endişeleniyorum!
Dedim ve şefkatli bir dokunuşla değdim bakışlarına... Ersinle yaşadıklarım, beyin denen o çatlamış kavanozda gizlenen düşüncelerim, çırpınışlarım... Hepsini birden hissettim, belki de hissettirdim. Ve şimdi Can Dostumun, Melodi'nin hislerini yaşıyordum; düşünceleri benim düşüncelerim oluyordu; zihni oluyordum ve ruhu. . .
Şefkatli dokunuşlarla değen bakışlardan tiksindiğim günler dayanmıştı kavanozun camına. Sürekli artarak çınlıyordu hıçkırıkları... Sonunda kapağı açtım ve kendimi kanatlanan geçmişime teslim ettim...
Tuvalet kokusu... Ağlıyorum... Karnımı deşip hücrelerime girmek için çırpınan mikropları düşündüğüm anlarda nefesim kesilirdi. Gözyaşlarımın niçin bu kadar soğuk olduğunu düşünüp, suçlardım onları hınçla... Artık suçlamıyorum. Suçlu onlar değil kelepçeleri kıranlar...
Ayrıldık... "Rüyalarını düşünmek susuz denizlerde kürek çekmek demişti birisi. Yeşil gözlerini gözlerime dikmiş, güleç babacan yüzüyle şefkatlice dokunmuştu bakışlarıma. Sorular, sorular… Kavramlar üstünde düşünmeye başladığım günlerdi. Sürekli bir şeyleri not alma istemime engel olamayacağımı anladığımda kırmızı bir defter edindim kendime. Kırtasiyeci paranın az olduğunu yüzüme vurmadı, sadece, şefkatli bakışlarıyla dokundu gözlerime.
- Bugünlerde herkes bunu yapıyor.
Dedim. Raftaki kitapları bırakıp bana döndü. Bakır rengi ince kaşlarını kaldırarak dikkatlice süzerken:
- Efendim?
Gençken yakışıklıymış. Otuzlu yaşların sonlarında, gözlük takan entelektüel bir kırtasiyeci. Dikdörtgen çerçevesi göz altı morluklarını saklıyordu. Çelimsiz görünen vücudundaki kasların gücünü yadsıyamazdım
- İyi akşamlar, sonra görüşürüz.
Dedim metanetle.
Alnına vurarak:
- Aa iyi akşamlar güzelim!
Dedi.
Güldüm.
Defter kokusunu özledim. Her insanın takıntıları vardır kurtulmak için çırpındığı. "Aptallar... Tadını çıkarmak dururken... "Yeni aldığım defteri soludum derin derin. Geçmiş ve gelecek kokuyordu. Pis bir uyuşturucu bağımlısı değildim aksine uyuşturucu kullanan pislikleri yaşama döndürmeye çalışan iyi bir dosttum, kıymeti asla bilinemeyen, yine de ölümüne seven...
Üşüdüğümü hissetmiştim. Üşümek tatlı bir duygu, niçin insanlar üşümeyi sevmez ki? Ya da niçin yağmurda iliklerine kadar ıslanıp sevinçle dolmak varken küfredip evlerine çekilirler?
Yabancı insanlarla göz göze gelmeyi de severdim. Neden sürekli di 'li geçmiş zaman kullandığımı anlamıyorum. Hayatımda bir şey mi değişiyor? Sek sek oynamasını öğretme vakti gelmemiş mi çoktan bu velede?
İttirdiğim taş kanalizasyona girdi. Başka bir tane ararken penceredeki kadınla göz göze geldik. Yaşlıydı. Gözleri tanıdıktı. Belki önceden yolda gülümsediğim yabancılardandı. Kırışık yüzüne yayılan gülümseyişi fark edince bende gülümsedim.
Eve varmışım. Kasvetli havası içimi bunaltıyordu. Kendimi bildim bileli sevmezdim. Tanış olduğum yabancılarla dolu yuvam...
Dün bir rüya gördüm. Tuhaf, gizemli, çekici ve heyecanlıydı. Başımı yastığa koyup gözlerimi kapayınca başka bir boyuta geçerdim. Ürkütücü şekiller göz kapaklarımın altında, karanlık çizgilerle birleşirdi. Ruhumun yandığını hissederdim. Beden, uyuyor ama ruhum uyanık... Ardından yeni bir günde bulurdum kendimi. Rüyada olduğumu bilmeme karşın her şeye hükmedebilmenin verdiği heyecanla inkâr ederdim. Bu, benim gerçeğimdi, geleceğimdi.
Kendimi yatağa bıraktım. Yorganı çekerken durdum ve karanlık koyu bulut kümelerinin ardındaki yıldızlarla bakıştım. İzleniyor muşum hissi vücudumu bürürken ürperdim. Yorganı olduğu yere bıraktım ve gözlerimi kapadım. "Kaçmak" sözcüğü zihnimdeki titrek mum alevinin gölgesinden sıyrılıp ışığa bastı.
- Ama nereye?
Diye fısıldadım karalığa. Her şey bulanık… Gözlerimi mi açmıştım? Yavaş yavaş cisimleri seçmeye başladım. Gözlerim kapalı… Güldüm ama yüzüm gerilmedi. Karabasan? Yoksa yapamayacağıma inandığım bir şeyi mi başarıyordum? Sol elimi sonra sağ elimi kaldırdım. Hayali bir halatı kavrıyormuş gibi sıkıca kenetledim avuçlarımı havada. Var gücümle yukarı çektim kendimi. Tavan üzerime çöküyor gibi geldi. Yoksa ben miydim yükselen? Dönüp bedenimi geride bıraktığımı onaylamak istedim. Yumuşak bir hareketle sağa döndüm ve astral bedenini yıllardır kullanan bir insan gibi yere indim. Adım atmaktan korkuyordum. Uçarcasına yürümeye başlarsam, aşırı heyecandan uyanabilirdim. Cesur olduğum söylenemez. Ama denedim. Cama ilerledim süzülerek. Soğuk saydamlığın içinden geçtim. Bedenim her şeyden habersiz, düzenli soluk alıp verişlerle uyuyordu. Kendimi dışardan izlemek garipti. Düz ve ince saçlarım omuzlarıma dökülüyordu. Makyajımı silmemiştim. Gözlerimin altı karanlıktı. Birden nasıl göründüğümü düşünüp endişelendim. Camda yansımamı göremiyordum. Saçlarıma dokundum, düz ince ve dağınık. Yatmadan önce giydiklerim vardı üstümde. Silinik, beyaz, şeffaf bir siluet olarak şehre daldım.
İlk defa üşürken huzursuzlandığımı hissettim. Evrenin bu kadar büyük, benimse ne kadar küçük olduğumun ayrımına varmıştım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Kocaman bir kütüphanede tozlu kitaplarla beraber gibi, elimi hangisine uzatsam yanındaki çığlık atıyordu. Bense hepsini istiyordum.
Karanlıktan çağırıldım. Acımı dindirip aklımdaki tüm soru işaretlerini yok edeceğini söyleyen bir ses: "Karanlıklar tahmininden daha güvenli Lavinya, çünkü sen onun gizini ve güzelliğini biliyorsun." dedi tanıdık gelen sözcüklerle... Alaycı bir gülme istemiyle sarsılıp ağlamaya başladım. Şeffaf gözyaşları yanaklarımdan boynuma akmadan hissizleşiyordu.
Biraz sonra ölecekmiş gibi hissetmesem gidebilirdim; nerede olduğunu bilmediğim şeyin beni sürüklediği yere... Aklıma takılan satırları kovaladım. "Astral seyahat, astral bedenle yapılan bir yolculuk olduğu için, diğer boyuttan canlılarla karşılaşabilirsiniz. Onlara rastlayan bir yolunu değiştirmelidir. Kİ bu, deneyimsizlerimiz, beyin kontrollü astral yapamayanlarımız için çok zor..."
Nereye gitmem gerektiğine karar vermeye çalışırken bu kütüphanede olduğumu gördüm. "Astral 'de geçmişe ve geleceğe gidiş mümkündür. "Sandığım gibi bulanıklaşmamıştı her şey. Sisler de yoktu. Aniden farkına varmıştım burada olduğumun...
Deli bir fırtına sokakları inletiyordu. Arada bir, bakışları tik tak sesinin kaynağına yönlendiriyor, yağmuru izliyor, yapmam gereken şeye dönüyordum. Kapıdan giren genç adamla çakıştı saate bakmak için çevirdiğim bakışlarım. Kaçıp gitmek istedim. Kilitlendim. Sıcaktan mayışmıştım. Üşümeye gereksinim duydum. Bu sihirli günde, yağmur altında tutmak istedim en büyük dileğimi. Genç adam gitmişti. Dalgın gözlerim boşlukta sevişiyordu. Tanımadığım birkaç insanın gülüşlerini işittim. Arka masaya yöneldim. Şaşkın ama sevecen bakışlarla sarılmama aldırış etmeden:
- Bir soru sorabilir miyim?
Dedim.
- Tabi.
Diyerek gülümsedi siyah saçları arasında gözüme bir parça beyazlık çarpan kız. Oturdum. Düşündü, bir şeyler çiziktirdi, pes etmek istemeyen ama umutsuz sesiyle:
- Olmadı
Dedi ve konuşmama fırsat vermeden bağırdı:
- Aa, profesör geliyor, kesin çözer. Er- sin!
Dudaklarımı ısırdım. Onunla tanışmayı dilemiştim.
- Selami nabıyonuz? Soru! Ver hadi ver ne ısmarlayacaksın?
- Fesat şey!
...
- Oldu mu hanımefendi çözdüm?
Kafam karışmıştı. Ben anlamadım deyivermişim masum, utangaç, kırmızı bir gülümseyişle. Nasıl olduğunu anlamadan başka bir masada onunla otururken buldum kendimi
- Çalışkansın sen anlarsın.
Dedi.
- Ya ne demezsin...
Anlattı. Duymaktan asla vazgeçmeyeceğim sesi kesildiğinde elimi uzatıp:
- Lavinya ben, sanırım Ersin senin adın da. Çok sağ ol, dedi.
- Evet, memnun oldum. Gideyim ben artık. Sonra görüşürüz.
- Görüşürüz.
Dedim azalan bir tınıyla. Formüllerle dolu kâğıda boş boş baktım ve terasa çıktım.
Büyük, gürültülü bir yalnızlıktan sıyrılmış gibiydim. Saat 17.10‘du. Derin derin soludum havayı ve sabahtan beri dilediğim şeyi tekrar ettim. Niçin bu kadar önemliydi? Her gözde kime ait olduğunu bile bilmediğim o ışıltıyı arıyordum. Bugün 17 Ekim 2006. 818 kapısı dünyaya açılıyor. Rüyalardayken bulunduğumuz boyutun ışınları evreni yıkayacak. Dilekler, hayaller, amaçlar... Bir milyon kat daha büyüyecek. Tüm dünya iyi ve güzel dileklerde bulunmalı. Evren pozitif enerjiyle dolmalı. "Kozmik tetikleme olayı; odak saat 17.10."
- Hayatımın aşkıyla tanışmayı diliyorum.
Dedim bir genç kızın kaybetmediği çocuk ruhuyla. İçimden bir ses bunun az önce olduğunu söylüyordu. Masaya oturdum. Genç adamla çakıştı saate bakmak için kaldırdığım bakışlarım. Saat 17.11 'di... Can dostum karşımda durmuş, dudaklarını büküyordu. Beyaz yüzünde parıldayan sivilceleri kızarıyormuş gibi geldi. Perçemlerinin kapadığı kara gözlerini diğer yana çevirerek:
- Ben gideceğim.
Dedi. Durdurmaya çalışmadım. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Kaçamakları özlediğimi fark etmiştim az önce.
- Sen birlisin...
Kapıya yürüdük. Çantasını aldı, tutmam için uzatacakken vazgeçti. Aceleyle ayakkabılarını bağladı. Eve varır varmaz aşkıyla(!) yazışacaktı ya. Bugün tam 6 ay oluyordu, görmediği, hissetmediği insanla...
Öpüştük, sarılmadan. Ama unutmamıştı alışkanlığımız. Hani şu sosyetikler öpüşür ya uzaktan uzağa "mucuk mucuk mucuk... " Çocukluğumuzda başlattığımız saçma, komik bir geleneğimizdi işte... Mandalla tutturuluşçasına gerildi yanakları.
- Kendine dikkat et.
Dedim Ersin 'in dediği gibi. Kapıyı kapatıp yalnızlığımla, pencereye yürüdüm. Saatlerce bakışabilirdim sevgilimle. Bu gece de sevgilimdi duvar. Birleri sürekli yer değiştiriyordu ikimizin hayatında da. Objeler, sevgiler, yürekler... Acaba benimle yüreğini de değişir miydi? Ya da belki beni de katardı yüreğine...
Tandık bir kanalın ana haber bülteni müziği ilişti kulaklarıma. Açılış için şu seçilmişti: "İnternette tanıştığı M. F. ile sanal ortamda aşk yaşan E. T, M. F tarafından buluşmaya davet edildi. İki gün sonra genç kızın cesedi organları alınmış bir şekilde bulundu..." Çok basit bir imge yaşamdan... Basite indirgenmiş hayatlardan...
İçimde bir şeyler kayıp gitti. Zulama gizlediğim son paket kokaini çıkardım yatağımın başucunda asılı duran, tanış olduğum yabancıların önünden defalarca geçip gittiği çantadan." Sanal aşklar... Sanal zevkler..." diye fısıldadım duvara... En büyük sırrımı ifşa ediyordum ona karışmak için. Ben olduğuna inanmadığım gülüşüm konuşuyordu. "İstersen mutlu olabilirsin... Modaya uy nedenini araştırma. Yap ve ol!" Yaptım ve " öldüm". Bu mekânda Türkçe karakter kullanılmaz. Yaptım ve "oldum". Arzuladığım dünya ve hayatın aşkı orada... Artık bende duvar insanlarındanım...

Hiç yorum yok: