Salı, Aralık 02, 2008

BAYKUŞ * Tude BİBER

Baykuş… Gecenin durgun havası ve ürkütücü sükûnetinin derinliklerinden, bir yanardağın, bağrındaki külleri gökyüzüne püskürtüp, martıların özgürlüklerini, ufak bir kıvılcımın alev alarak yavaş yavaş eritmesi gibi, odanın sessizliğinde, giderek artan bir şekilde çınlamasına kulak kabarmıştı; bu sesin…
Loş bir ışıkla hafifçe aydınlanmış, çok derin bir anlam içeren, altın işlemeli tablodaki yıllanmış resme bakıyordu. Sönmek üzere olan mumların, karanlığın kötülüklerinden koruduğuna inanıyordu kendisini; öyle ki bir an olsun ayrılmıyordu yanlarından. Gecenin içinden ansızın çıkıp geleceğini düşündüğü varlıkların seslerini duyumsuyordu arada bir; hemen ardından bunun yalnızca, tavan arasında, depo olarak kullandıkları odanın döşemelerini kemiren fareler olduğuna inandırıyordu kendini. Ahşap koltuklardan birine oturmuş, suyu yudumlarken pencereden dışarı dikti gözlerini. Dolunayın çok kısa bir anlığına, bulutların ardından gönderdiği ışınların, dev kitaplığın raflarındaki fotoğraf çerçevelerinden sekerek, sisli mavi ve yeşilimsi tonlardaki maun masanın üzerine yansıması gözüne çarptı.
Karo şeklindeki desenlerin arasına serpiştirilmiş siyah çizgilerin oluşturduğu gölgelendirmenin belirginleştirdiği motifleri incelemeye başladı. Senelerdir başına oturduğu bu masanın yüzeyindeki şekiller, ilk defa korkutucu geliyordu ona. Eve taşınırken almış olduğu darbelerin çiziklerini dahi, ürkütücü şeylermiş gibi algılıyor, ansızın kalbinin daha çok çarptığını hissediyor, sonunda bunun yalnızca bir göz yanılması olduğuna ikna ediyordu zihnini. Hemen ardından, üst katta tıpırtılarını işittiği farelerin, tahtaları kemirmesi gibi bir şüphenin kemirdiğini hissediyordu içini. Ama ne olursa olsun, ay ışığının çizdiği geometrik şekiller, görkemli bir hava katıyordu odaya. Raflardaki çeşitli cam objelerden yansıyan köşeli gölgeler, beyaz seramik duvarlara ve mermer zemine düşerek damar görüntüsü veriyordu.
Tabloya çevirdi; ucu bucağı görünmeyen okyanuslar kadar mavi gözlerini. İnsanın içine işleyen tuhaf, derin bakışları vardı. Hiç kimse anlayamazdı; bakışlarının anlatmak istediklerini.
Hani bazı insanlar vardır; duygularını okursunuz ya bakışlarından, onlar gibi değildi bu bakışlar; yanıltıcı bir donukluk hakimdi bu gözlerde. Aldatıcı oyunlarla dolu bir döngü…
Korkunç bir aydınlık ve beraberinde gelen gümbürtü; oturduğu yerden fırlamasına neden oldu. Arabaların; geceye karışan alarm seslerini duyabiliyordu. Perdeler... Koyu pembe renkteki, gümüş parıltılarla süslenmiş, yerlere kadar uzanan perdelerin, odanın içersine doğru süzülme çabasını seyretti bir süre. Eline aldığı, neredeyse bitmek üzere olan mumun loş aydınlığında, çok ama çok yavaş adımlarla, cam kapıya doğru ilerlemeye başladı. Kilidi yokladı ve pencereyi kapattı. Yağmur başlamıştı. Bir sessizlik fark etti gecede. Baykuş... Artık kulaklarını tırmalamıyordu bu ses; yerini, muazzam kıvrımlarıyla karanlığı delerek geceyi aydınlatan ve kulaklarını uğuldatan şimşekle gök gürültüsüne bırakmıştı. Yaprakların; haşarı bir çocuğun sinsi gülüşü gibi gelen hışırtısı ve hızla yağan yağmur buna eşlik ediyordu.
Şimşeklerin tüyler ürpertici ışıkları, dünyanın alev alev yanıyormuş gibi görünmesine neden oluyordu. Rüzgâr, tüm hıncıyla esmeye başlamıştı şimdi; şiddeti her geçen an daha da artıyordu.
Korkunç bir ağırlık çöktü üzerine; uyku bir sis gibi her yanını sardı. Öyle ki, göz kapaklarını açık tutmak için bile büyük bir çaba harcaması gerekiyordu. Koltuğa kıvrılmak için yerine dönerken, bir soğuk hava dalgasının geçtiğini hissetti yanından. Pencereler kapalıydı.
Tüm güçleriyle camlara vuran ağaç dallarının gürültüsünü işitti. Üst kata çıkıp, üzerine bir battaniye almak için, kırmızı halılarla döşenmiş merdivenlere yöneldi. Az önceki korkularının,
çocukça düşünceler olduğunun farkına varmaya başlamıştı şimdi. Yine de oldukça hızlı sayılabilecek adımlarla; ikişer, üçer arşınladı merdivenleri ve uzun holün sonundaki beyaz tahta kapıya doğru koştu. Yatağının üzerinde duran battaniyeyi eline aldığında, hiç beklemediği bir anda çalan telefonun sesiyle, yatağın üstünde buldu kendini.
Titriyordu; soğuktan mı korkudan mı bilmiyordu. Titreyen parmakları, farkında olmadan ahizeye uzandı ve bir çırpıda kavradı onu. Annesiydi arayan. Fırtına yüzünden gecikeceklerini söylemek için aramıştı. Ayağa kalktı. Oyalanacak bir şeyler bulma umuduyla, odanın içersinde turladı. Darmadağın çekmecelerden birindeki bir kolyeye ilişti gözü. Bakırdan yapılmıştı; ortasında inanılmaz parlaklıkta; yeşilin harikulade tonlarında bir zümrüt bulunuyordu. Zümrüdün kenarları, bakırdan, sırma şeklindeki kabartmalarla çevrelenmişti. Hemen üzerinde, ufak bir pırlanta vardı. Babasından yadigârdı bu kolye ona. Annesi, buğulu gözlerini kaçırarak, sahte bir gülümsemeyle anlatmıştı bunun hikâyesini. İlk evlilik yıldönümü hediyesiydi bu kolye, annesine. Ve annesi, kendisine verdikten sonra bu eşiz hediyeyi, yıllar boyunca çıkarmamıştı boynundan. Tuhaf bir şekilde, kendisini kötülüklerden koruduğuna inanırdı; çocukken. Babasını temsil ediyordu zümrüt ve pırlantada kendisini. Kötülükler, aslında pırlantadan daha az değerli ama daha gösterişli olan zümrüdün içinde toplanıyordu. Ve kendisi de, gerçekte çok yakınında olan kötülüklerden korunuyordu bu şekilde. Ama aradan geçen yıllar, bu kolyeye ilk dokunduğu günkü masumiyetini yitirmiş olmasına sebep olmakla beraber, bu tür masallara kanmaması gerektiğini de öğretmişti. Şimdiyse aynı tuhaf duygu sarmıştı her yanını; öylesine bütünleşmişti bu duyguyla. Kolyeyi kavradı yavaşça ve aynanın karşısına geçti. Omzuna dökülen bukleleri havaya savurdu ve klipsi geçirdi halkaya.
Birbirlerine temas ettikleri anda, sonsuz bir güven hissetti. Bir an için, babasının gözlerindeki parıltıyı sezinler gibi oldu; karşısındaki gözlerde. Ve o an fırtınanın yavaşladığını fark etti. Artık geceyi delen ışıklar ve kulaklarını uğuldatan gök gürültüleri duymuyordu. Aşağı indiğinde pencerenin açık olduğunu gördü. En ufak bir korku kırıntısı olmadan içinde, yürüdü ve sonuna dek araladı pencereyi. Bahçenin giriş kapısının hemen yanı başındaki ağaçların arasındaki bir gölgenin, el salladığını görür gibi oldu. El sallıyor ve uzaklaşıyordu. Gözlerini kapadı ve bekledi. Tekrar açtığında, hiç olmadığı kadar net görüyordu dünyayı. Kolyeyi boynuna taktığı ilk günkü heyecanla gülümsedi babasına ve şeffaf siluetin, gecenin içersinde yok oluşunu izlemeye başladı.
Uyandığında odasındaydı. İpek battaniyenin altında, kıvrılmış, yatıyordu. ” Rüya... Her şey bir rüyaydı…” Çekmeceye yöneldi ve kolyeyi aramaya başladı. Ardından tıpkı rüyasındaki gibi aynanın karşısına geçip boynuna taktı. Çok uzun zamandır bu denli iyi hissetmemişti kendini. Bu denli huzurlu... Ama bu sefer o tatlı parıltıyı sezinleyememişti gözlerinde.
Pencereden gelen ufak bir tıkırtı duydu. Baykuş... Pencereyi açtı; karşısındaki ağacın dallarından birine tünemişti sapsarı bir çift göz. Güneş kadar parlak harelerle çevrelenmişti iri gözler. Baykuşun gözlerinin derinliklerine baktı. Ve ardından çok ama çok tanıdık gelen bir şeyler sezinledi. ” Rüyalar...” diye düşündü. ” İnsan kalbinin derinliklerindeki en gizli arzuların yansımaları...” Ardından son bir ötüşle gecenin içinde kaybolan baykuşu izlemeye başladı...

Tude BİBER

Hiç yorum yok: